Sezaryen Doğum mu? Normal Doğum mu?

Sezaryen Doğumun Artması

Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde, son yıllarda sezaryen oranlarındaki artış dikkat çekicidir.
Sezaryene bağlı maternal mortalite 4-8/10000 arasında olup vajinal doğuma göre 26 kat fazladır. Bunun yanında maliyetinin yüksek olması da ülke ekonomilerine ciddi yük getirmektedir. Vajinal doğuma kıyasla sezaryen operasyonlarına %50 daha fazla para harcandığı olduğu bildirilmiştir (Güney ve ark. 2006). Hastane ücretlerinin sezaryende vajinal doğuma oranla çok daha yüksek, hastanede kalış süresinin daha uzun olduğu düşünülürse, sezaryen endikasyonunu belirlerken çok daha dikkatli davranmak gerektiği açıktır. Üstelik sanıldığının aksine sezaryen yapmakla zor bir vajinal doğumun neden olabileceği nörolojik defisitlerin insidansını azaltma ya da mental performansı yükseltme arasında kanıtlanmış bir bilgi yoktur (Gül 2008). Sezaryen prevalansının artışı uluslar arası bir sağlık sorunu olarak tanımlanmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün 2002 yılında belirlediği sezaryen oranı %10-15 iken bu oran Amerika da %27.3 Hindistan da %41

sezaryen doğum
sezaryen doğum

Nijerya’da %22.8 Türkiye de ise %37 dir. (Doğum Eylemi Yönetim Rehberi 2009; WHO 1985, TNSA 2008). Sezaryen doğum oranlarının azaltılarak, toplumun normal doğuma teşvik edilmesi hem kadın sağlığı hem de ulusal ekonomisi açısından çok önemlidir. Bu anlamda doğum yapacak kadınlar sağlık profesyonelleri tarafından bilinçlendirilmeli, tedavi hizmetlerinin ağırlık kazanmaya başladığı sağlık politikalarına dayanan ülkemiz sağlık sisteminde daralan ebelik ve hemşirelik rolleri genişletilmelidir.
Artan sezaryen operasyonlarının yanında, vajinal doğumlarda yaygın rutin epizyotomi uygulaması da gittikçe yaygınlaşan bir obstetrik girişimdir. Vajinal doğumlarda çok sık olarak uygulanan epizyotomi ve oluşan yırtıklar, kısa ya da uzun dönemde yarattığı olumsuz etkiler nedeni ile kadının ve eşinin cinsel yaşamını etkileyebilir, kadının boşaltım fonksiyonunda geçici ya da uzun süreli bozukluklara neden olabilir, anne bebek etkileşimini geciktirebilir. Bütün bunlar kadının yaşam kalitesinde, geçici ya da uzun süreli olarak azalmaya neden olur (Argentina Episiotomy Trial Collaborative Group 1993; Perineal travmanın, postnatal dönemde olduğu kadar daha sonraki uzun dönemde de kadınlarda sosyal, psikolojik, fizyolojik etkileri olabilmektedir. Ağrılı cinsel ilişki, üriner ve fekal inkontinans, sürekli perineal ağrı uzun dönemde ortaya çıkabilecek etkilerindendir. Perinesi intakt olanlarda bu sıkıntıların daha az olduğunu ifade eden araştırmalar vardır (Arney and Neill 1982; Renfrew, Hannah, Albers and Floyd 1998). Epizyotomi ile ilgili tartışmalar uzun yıllardır sürsede doğum kanalını çıkımda genişlettiği, kontrolsüz oluşabilecek, onarımı zor, ciddi yırtıkları önlediği düşüncesi hala sağlık personelinin pek çoğunda yaygındır. Oysa son yıllarda yapılan çalışmalarda epizyotominin pelvik tabanda daha fazla yırtılmaya neden olduğu belirtilmektedir (Fleming, Newton and Roberts 2003 ; Martin, Labrecque, Marcoux, Sylvie and Pinault 2001; Renfrew et all 1998; Walfisch, Hallak 2002; Wolley 1995). WHO 1985’te, “rutin epizyotomi kullanılmasının yararlarının doğrulanmadığını” vurgulamıştır ve ardından 1992’de “rutin epizyotomi uygulaması terk edilmelidir” diyerek bu görüşü güçlendirmiştir. Cochrane Pregnancy and Childbirth veri tabanını geliştiren araştırmacılar, rutin epizyotomi ile ilgili randomize kontrollü deneysel çalışmaların sonuçlarını incelenmiş ve epizyotomiyi, “tehlikeli olma ihtimali vardır” şeklinde sınıflandırmıştır (Budin 2001). Rutin epizyotomi yerine sınırlandırılmış epizyotomi uygulaması perineal travma sayısını azaltabilir (Fleming, Newton and Roberts 2003 ; Martin, Labrecque, Marcoux, Sylvie and Pinault 2001; Renfrew et all 1998; Walfisch, Hallak 2002; Wolley 1995). WHO yayınladığı kanıta dayalı 6 uygulamanın doğumu yöneten sağlık profesyonelleri için kılavuz olması ile; sağlıklı anne ve bebek için mümkün olan en az girişim ile güvenli bir şekilde doğum eyleminin gerçekleşebileceğini ifade etmiştir.

Normal Doğumu Tercih Etmenin Sebepleri

İfade edilen bu öneriler:
1. Doğum kendi başlamalıdır.
2. Doğum boyunca hareket özgürlüğü olmalıdır.
3. Doğum boyunca gebeye duygusal ve fiziksel destek verilmelidir.
4. Gereksiz her türlü müdahaleden kaçınılmalıdır.
5. Doğumda sırtüstü yerine diğer pozisyonlar desteklenmelidir.
6. Doğum sonrası anne ve bebek bir arada kalmalıdır.

doğum şeklini seçmek
doğum şeklini seçmek

Günümüzde gebelik ve doğuma ilişkin temel yaklaşım; doğumun fizyolojik bir süreç olduğu ve çok az düzeyde tıbbi girişim gerektirdiğidir (Turan 2003). Kadının kendi doğumu ile ilgili doğru tercihi yapması, prekonsepsiyonel dönemden doğum sonu döneme kadar nitelikli ve kaliteli bakım alması, alternatif doğum, doğum ağrısı ile baş etme ve gevşeme teknikleri konusunda yeterli danışmanlık hizmetinden yararlanması ile mümkün olacaktır. Doğumun doğal işleyişine yapılan her türlü müdahale doğumun doğal gidişini etkiler. Tarihsel süreç incelendiğinde aslında doğal olması başlangıçta kaçınılmaz olan doğum olayı giderek gelişen teknoloji ve medikal bakımdan payını almıştır.
Doğum eylemi, bugün bilinen ve tanımlanan en şiddetli ağrı kaynaklarından biridir. Doğum ağrısı bireysel fizyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel bileşenleri çevreler. Bu kültür; yalnızca inançları, ailenin ve toplumun standartlarını oluşturmaz aynı zamanda sağlık bakım sistemi ve sistemin uygulanmasını da içerir. Çocuğun doğumu, yaşamın en pozitif olaylarından biri olduğu için buradaki ağrının doğası, hastalık, rahatsızlık, travma, cerrahi ve tıbbi işlemler sonucu oluşan ağrıdan farklıdır (Arney and Neill 1982; Berkitan 2008; Kadayıfçı 2005). Geçmiş yıllardan beri doğum ağrılarında anestezi, tedavi araçlarının bir parçası olmuştur. Doğum ağrılarını bir şekilde kontrol altına alarak, doğumun sağlıklı bir şekilde ilerlemesi sağlanmaya çalışılmış. 19. yy da Sir James ve Simpson, doğum anestezisinde eter ve sonrada kloroform kullanmıştır. Rahipler ve diğer bazı meslektaşları bunlara karşı çıkmasına rağmen Amerika’da 1848 de Dr. Walter Channing obstetrik çalışmalarında eteri kullanmıştır (Arney and Neill 1982; Berkitan 2008). 1853’ te Kraliçe Victoria’nın doğumunda da kloroform kullanılıncaya kadar şiddetli, hararetli fikir çatışmaları devam etmiştir. Kraliçe Victoria’nın doğumunda kloroform kullanılması birçok eleştiriyi susturmuştur ve bu olaydan sonra diğer kadınların da doğum ağrılarını hafifletmek için ilaç kullanılmasına izin verilmiştir (Arney and Neill 1982; Berkitan 2008; Kadayıfçı 2005). W. Williams 1926 da doğum ağrısını tam olarak tanımlamış, ağrının (kontraksiyonlar); genellikle sakral bölgeden başlayıp ve daha sonra abdomene ve yukarıya geçtiğini belirtmiştir. Doğum ağrısının erken evrelerde muhtemelen sinir uçları ile kas dokusu arasındaki basınçtan dolayı olduğunu ancak sonraki evrelerde yumuşak bölgelerde dilatasyon ve giderek artan gerilme nedeniyle, baş vulvayı gerdiğinde bariz hale geldiğini ifade etmiştir. 1976 da W.O doğum ağrısını pek çok belirsiz
hipotezlerle açıklamaya başlamış ve “Ağrının sebebinin kesinlikle bilinmediğini” belirtmiştir. Ne olmuştur ki, Williams’ın yarım yüzyıl sonra ağrı hakkındaki fikri değişmiştir? 1930’lara kadar olan dönemde, eğitimsiz ebeler vb. görevliler tarafından yapılan tüm doğumlarda çok fazla karmaşık, çetrefilli durumlar tanımlanmıştır. Bunlardan sonra doğum uzmanları ebelerin yerini almış ve doğumda yeni bir çağ başlamıştır. Gelişen teknoloji, obstetriye de yansımış ve gebe kalmanın önlenmesi tekniği ortaya çıkmıştır. Doğum uzmanlarının doğumu hep tek boyutlu olarak ele almaları, doğumun psikososyal sürecini oldukça sınırlamıştır. O dönemde kadının kimliğinin belirsizliği, kendi kararlarını alamamaları, onların obstetrik karar verme süreçlerine dahil olamamalarına yol açmıştır. Doğum uzmanları bu yönüyle kadını, fetüsün dünyaya gelmesini sağlayan basit bir makine olarak görmüşlerdir.

normal doğum
normal doğum

Doğum uzmanları sonraları doğumun psikosoyal (subjektif boyut) ve experiential (yaşantısal) olmak üzere çift boyutlu bir süreç olduğunu anlamışlardır. Ancak yine de uzun süre doğumun psikososyal boyutu onların gözünde gereken değeri kazanamamıştır. Doğal doğum ortaya atıldığında, buna karşı olan uzmanlar psikososyal boyutun çok önemli olmadığını düşünürken; doğal doğumu destekleyenler doğumun psikososyal komponentinin daha değerli olduğunu iddia etmişlerdir. Onların önerileri; doğum uygulamasında doğumun her iki boyutuna da önem vererek değişiklik yapmaktır. Dick Read’ in 1933’de yayınlanan “Korkusuz Doğum” kitabında; doğum ağrısını oluşturan nedenleri tartışmış, akıl ve bedeni iki kutup olarak ayırmış ve uzmanların ağrıyı anlamak ve önlemek için bu iki kutbu iyi incelemeleri gerektiğini ifade etmiştir. Dick Read’e göre batıl inanç, uygarlık seviyesi ve kültür kadın üzerinde ağrıyı etkileyen faktörlerden olup, doğumdaki anksiyete ve korkuların da oluşmasına neden olduğunu belirtmiştir. İnsanlarda kültür seviyesi yükseldikçe, doğumun ağrılı ve tehlikeli bir süreç olduğu düşüncesi artmaktadır. Kadın daha en baştan ağrı duyacağını beklemekte ve bundan son derece korkmaktadır ve doğal olarak bedende gerginlik yaratmaktadır. Korku, doğum sırasında bebek çıkımdayken direnci arttırır. Dirençte ağrıya sebep olur çünkü korku, gerginlik ve ağrı el eledir. Dick Read uzmanları kadınların doğum hakkındaki fikirlerini tanımlamaya çağırmış ve ağrıyı özellikle kültürle ilişkilendirmiştir.
1950 ve sonraki yıllarda yapılan çalışmalarda, hekimler hissedilen ve önem verilen (başa çıkılabilen) ağrı arasındaki farkı anlamaya çalıştılar. Bu yıllarda Fransız kadın doğumcu Fernand Lamaze Rusya da gördüğü bir metodu modifiye etmiş; oluşturduğu modeli Pavlov’un şartlı refleks teorisine dayandırmıştır. Buna göre beynin bir bölümü üzerindeki stimülasyon hareketi belirli merkezleri uyarır ve uyarılan bölgeler diğer uyarılara cevap vermezler. Dolayısıyla uterus kontraksiyonları stimülasyonuna bağlı oluşan ağrı ve korkuya cevap öğrenilmelidir. Bu şekilde şartlı cevap durdurabilir veya daha pozitif şeylerle yer değiştirebilir. Doğum eyleminde nefes alma teknikleri güçlü bir aktivasyon yaratarak serebral korteksin diğer bölgelerinde uterusta ağrıya neden olan stimülasyonları baskılar. Sonuçta sözlü uyarıların eylemde korku, rahatsızlık ve ağrının azaltılmasında bir yol olduğunu ifade ederek bir yöntemin doğmasını sağlamıştır. 20.yy da, doğal doğum obstetrik tedaviyi içeren doğuma alternatif olarak ortaya konmuş, ağrı deneyiminin subjektif boyutu ve medikal yardımın gerekliliği tartışılmaya başlanmıştır.

Comments

So empty here ... leave a comment!

Yaz Yazabildiğin Kadar

Sidebar